Siyaset

Güneşhan, “Laiklik Nerede? Demokrasi Nerede? Atatürk Nerede?”

CHP Çanakkale Milletvekili ve Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu üyesi İsmet Güneşhan Öğretmenlik Mesleği Kanunu komisyon görüşmelerine katıldı. Kanun teklifinin geneli üzerine söz alan Güneşhan’ın konuşmasında şu ifadelere yer verdi;

“Sayın Başkanım, değerli Komisyon üyeleri, değerli milletvekilleri, değerli bürokratlar, sivil toplum örgütlerimizin, sendikalarımızın çok değerli genel başkanları, basınımızın değerli temsilcileri; ben de hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Bugün Bakanımızın burada olmasını gerçekten çok isterdik. Bakanımızın burada olmamasını şiddetle kınadığımı söylüyorum çünkü 20 milyon yurttaşımızı bire bir ilgilendiren, velisiyle, öğrencisiyle, öğretmeniyle bir yasa tasarısının, yasa taslağının Komisyonda görüşülmesi sırasında Bakanın mutlaka burada olması gerektiğini düşünüyorum. Herhâlde burada olmadığına göre de çok haklı gerekçeleri vardır diye düşünüyorum. Evet, değerli arkadaşlar, şimdi günümüzde tüm ülkelerde eğitim o kadar çok önemlidir ki ülkelerin gelişmesi ve her alanda kalkınma çabalarının başarıya ulaşması ancak iyi yetişmiş insan gücüne bağlıdır. İhtiyaç duyulan nitelikte insan gücü yetiştirilmesi ise eğitim sisteminin en temel görevidir. Eğitimin yürütülmesinde ve başarıya ulaşmasında başat konumundaki görev ise öğretmendedir. Öğretmenin sahip olduğu mesleki yeterlilik ve formasyonunun niteliği eğitimin kalitesiyle doğru orantılıdır değerli arkadaşlar. Öğretmenlik Mesleği Kanun Teklifini bugün itibarıyla Komisyonumuzda görüşmeye başladık. 2002 yılından beri bu ülkeyi AKP iktidarı tek başına yürütüyor. Bu dönem içerisinde yine ben rakamları söyleyeceğim çünkü başarısız oldukları için 8 bakan değişti, şimdi 9’uncu bakan da Sayın Yusuf Tekin görevinin başında. Şimdi, bunları niye söylüyoruz? Keşke çok başarılı olsalar da 15 tane bakan değiştirseler, hiç fark etmez bizim için ama demin arkadaşlarımız da söyledi, şu anda Türkiye’de başarısız olan 3 Bakanlığın en başında Millî Eğitim Bakanlığı geliyor. Şimdi, bunu da nereden anlıyoruz? Çünkü bir bakan geldiği zaman bir sonraki bakanın yaptıklarının, ettiklerinin hiçbirisini yapmıyor, yok hükmünde kabul ediyor. İşte en son gördük, MESEM’de Sayın Başkanımızın kendi Bakanlığı döneminde 1,5 milyona yakın öğrenci vardı, daha sonra Yusuf Tekin döneminde 900 bine düştü. Şimdi, burada doğru olan hangisi? Yine Sayın Bakanımız, Sayın Başkanımız dedi ki: “Öğretmenlikte artık mülakat kalkacak.” Sayın Cumhurbaşkanımız aynı şeyi söyledi ama Sayın Yusuf Tekin ne söyledi: “Bunların söyledikleri beni hiç ilgilendirmez, beni bağlamaz. Ben mülakatı falan tanımıyorum.” diye açık, net bir şekilde söyledi. Yine, okul öncesi çocuklara, öğrencilerimize verilen bir öğünlük yemeğin kaldırılması da aynı şekildedir. Yani biri gidiyor, biri geliyor ve bir bakanı da itibarsızlaştırıyor, onun almış olduğu kararları yok hükmünde sayıyor. Şimdi, devletin en önemli görevlerinden biri durumundaki eğitim hizmetlerini sunan öğretmenlerin bugüne kadar bir Meslek Kanunu’nun olmaması bir eğitim kaybıdır. Bunda bizim de kabahatimiz vardır, hiç itiraz etmiyorum ama en büyük kabahat de yirmi iki yıldan beri bu iktidarı yöneten AKP iktidarınındır. Şimdi, 2022 yılında bu olay fark ediliyor ve 7354 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu çıkarılıyor. İçerik olarak eksik olabilir, yetersiz olabilir ama en azından bir başlangıç oluyor. İşte bu noktada ben Sayın Bakanımıza da Sayın Başkanımıza da teşekkür ediyorum. Şimdi, bir kere bu teklif hazırlanış itibarıyla son derece yanlış arkadaşlar. Bu teklif hepimiz çok iyi biliyoruz ki sarayda ve Külliye’de hazırlandı. Bunu Sayın Bakan da buradaki zaten Komisyon üyelerinin hepsi de kabul ediyor yani kanun yapıcı hepimizin bildiği gibi yasamadır ve yürütme buna karışamaz. Hazırlanış usulen yanlış ama madem hazırladınız, madem bunu sarayda, Külliye’de hazırlayacaksınız, o zaman ilgili paydaşları, sendikaları, eğitimcileri bir araya toplarsınız, adam gibi bir taslak hazırlanır, Komisyonun önüne gelir. Bu da neyi gösteriyor? İşte kendi kendinize bir teklif çıkarıyorsunuz, bu hazırlanan teklif de son derece acemi ve samimi de söyleyeyim, iyi niyetli değil değerli arkadaşlar. Şimdi, kanun teklifine genel olarak baktığımızda “Öğretmenlik Meslek Kanunu” adını taşımasına rağmen Meslek Kanunu olma özelliğini taşımadığını görüyoruz. Peki, neden böyle söylüyorum değerli arkadaşlar? Çünkü teklif öğretmenlik mesleğini tanımlamadığı gibi yani öğretmenlik mesleğini tanımlamadığı gibi öğretmenlerin yetiştirilmesinden istihdamlarına, görev başında gelişimlerine, göreve atanma, yönetici olma, örgütlenme, sosyal haklar ve emekliliğe kadar birçok konuyu kapsayıcı nitelikte değildir. Meslek Kanunu olması için kot kanunun özelliğini içermesi ve diğer kanunlarda yer alan hükümlerinin bu kanuna taşınması gerekirdi. Ne var ki bu yapılmamıştır, bunu bu taslak tasarıda göremiyoruz. Teklifte Öğretmenlik Meslek Kanunu ve Millî Eğitim Akademisinin kurulması, iki ayrı konu düzenlenmektedir gibi iki ayrı konu var. Aslında doğrusu bunların ayrı ayrı bir yasa tasarısı olarak düzenlenmesi olurdu ama öncelik Öğretmenlik Mesleği Kanunu olmalıdır ve tüm yönleriyle iyi düşünülmüş, tartışılmış, eğitim sistemimizin ihtiyacı olan ve hepimizin hemfikir olduğu, işte bu diyebileceği ayrı ve kapsamlı bir kanunla çıkarılmalıydı. Millî Eğitim Akademisinin de kurulması da detaylıca ayrı bir kanunla düzenlenmeliydi değerli arkadaşlar. Şimdi, bu kanunun teklifi Öğretmenlik Meslek Kanunu özelliği taşımaktan da öte “Millî Eğitim Akademisine nasıl öğretmen atarız, kimi öğretmen yaparız?” teklifidir açıkça değerli arkadaşlar. Şimdi, teklifin detaylarında ne var: Hepimizin malumu yani keşke Bakan burada olsaydı da onun yüzüne söyleseydik ama inanıyorum ki Meclise… Bir kere Bakan Yusuf Tekin’in Atatürk’le derdi var, Atatürk’le derdi var. Şimdi, teklif Atatürk’ü ve devrimlerini yok sayıyor. “Bunu nereden çıkarıyorsunuz?” diyeceksiniz. Bakın, 5’inci madde, taslaktaki 5’inci madde: Öğretmenlerin sorumluluklarıyla ilgili bölümleri Millî Eğitim Temel Kanunu’ndan esinlenerek düzenlenmiş. Doğrusu bu, doğru, tamam, buna hiç itirazımız yok ancak Millî Eğitim Temel Kanunu’nun 1’inci maddesinde Türk millî eğitiminin genel amacı ifade edilirken “Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;” ifadesi yer alıyor, bakın, bu ifade yer alıyor. Bu 1’inci maddede, Millî Eğitim Temel Kanunu’nun 1’inci maddesinde bu yer alıyor. Peki, gelen teklifte ne var? Gelen teklifte öğretmenlerin ödev ve sorumlulukları düzenlenirken “Anayasada ifadesini bulan temel ilkelere bağlı, Türk Milletinin millî, manevi, ahlaki ve kültürel değerlerini benimsemiş, ülkesine, içinde yaşadığı topluma ve insanlığa karşı sorumluluk hisseden erdemli insanlar olarak yetiştirir.” deniliyor. Bu söylenenlere itirazımız yok ama laiklik nerede? Demokrasi nerede? Yok. Temel hak ve özgürlükler nerede? Yok. Atatürk nerede? Yok. Dolayısıyla teklifi hazırlayanlar bir cerrah titizliğiyle -Hocam, Vekilim, siz daha iyi bilirsiniz bir doktor olarak- Atatürk ilke ve inkılaplarını, Anayasa’da ifade edilen Atatürk milliyetçiliğini millî eğitimden ayıklamaya çalışmışlardır. Şimdi, teklifin Atatürk’e ve onun ilke devrimlerine, milliyetçilik anlayışına yönelik bir alerjik reaksiyonla hazırlanmış olduğunu çok açık net bir şekilde görüyoruz. Millî eğitimden ve müfredattan Atatürk’ü çıkarmaya yönelik önemli bir adım atılmak isteniyor. Ne kadar yapılmak istenirse yapılsın, müfredattan çıkarılmak da istense bizim insanlarımızın kalbinden, gönlünden Mustafa Kemal Atatürk’ü çıkarmanız mümkün değil. Sayın Bakan, biz Sayın Bakanı yani çok iyi biliyoruz. Laik eğitim sisteminden, laik ve bilimsel eğitim sisteminden ne kadar rahatsız olduğunu hepimiz biliyoruz. Büyük Atatürk’ten de rövanş alma isteğini de biz biliyoruz çünkü yapmış olduğu geçmişe yönelik birçok açıklamalar var, hatta Mecliste bile yaptığı açıklamalar var. Biz bunu bugün sadece alelacele önümüze getirilen bu teklifle değil, yıllar önce yapmış oldukları söyleşilerle, karnesiyle biliyoruz. Teklife şöyle baktığımızda öğretmenlik meslek haklarıyla ilgili iyileştirme sayılacak pek bir şey göremiyoruz; değerli arkadaşlar, hiçbir şey göremiyoruz. Açıkça gördüğümüz geriye doğru bir gidiş olduğu. Bırakın mesleki iyileştirmeyi öğretmenlerimizin mesleğinden olabileceği riski ortaya çıkıyor. Şimdi, yüz binlerce öğretmenimiz atama beklerken umutları bir kez daha yok edilmekte. Görevini yapmakta olan kadrolu öğretmenlerin hevesi kırılmakta ve onu sürekli başında bir sopayla hep tehdit altında hissederek görev yapma durumunda bırakacaksınız bu teklifle, bu yasa önergesiyle. Yüz binlerce mezun öğretmene aslında siz “Öğretmen değilsiniz.” diyeceksiniz ve diyeceksiniz ki: “Ben seni atamakla yükümlü değilim.” Şimdi, çok tehlikeli bir konu daha var bu yasa taslağı içerisinde değerli arkadaşlar. Müfettiş raporuyla, müfettiş gelip bir rapor verdiği zaman ve yetersiz olduğu tespit edilen kadrolu öğretmen Millî Eğitim Akademisine yollanacak. Beş yıllık, on yıllık, on beş yıllık, yirmi yıllık bir öğretmen olabilir. Millî Eğitim Akademisinde yollanacak, bu eğitimden sonra da öğretmenliği sürdürmesi müfettiş raporuyla mümkün görülmeyen öğretmen görevden alınarak genel idari hizmetler sınıfında bir kadro açıklanacak. Yani öğretmenlik yapma yetkisi hiçbir yargı kararı olmadan elinden alınacak, yine genel idari hizmetler sınıfına atılacak. Şimdi, şahsi çekişmeler nedeniyle şikâyet edilen bir öğretmenin öğretmen olma ihtimalinin nasıl yaratılabildiğini ben buradan size sormak istiyorum. Tamamen mevcut iktidarın istediği gibi hareket etmeyen, istediği gibi düşünmeyen bir öğretmen iktidara yakın olan müfettişler aracılığıyla… Nasıl ki yargıda bugün iktidarın kendi hâkim ve savcıları varsa yarın da kendi müfettişleri olup istemediği öğretmeni veya kendisine ters düşen öğretmenin mesleğini yapmasına engel olabilecektir. Şimdi, bu teklifte de bir şeyi çok açık net bir şekilde itiraf ediyorsunuz. Diyorsunuz ki: “Eğitim fakülteleri başarısız.” Şimdi, eğitim fakülteleri başarısızsa yirmi iki yıldan beri siz bu iktidardasınız, gereğini niye yerine getirmiyorsunuz? Aslında eğitim fakülteleri başarısız değil, başarısız olan yirmi iki yıldan beri bu ülkeyi tek başına yöneten AKP iktidarıdır. Eğitimden sağlığa, oradan sanayiye kadar her konuda başarısız olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. İyi bir eğitim sistemi yaratamadığımız için -bunun da temelinde tabii, başarısızlığının temelinde de iyi bir eğitim sisteminin olmamasından kaynaklanıyor- bugün donanımlı, özgüvenli çocuklar yetiştirmekte hep zorlanıyoruz. Ekonomik karşılığını da maalesef alamıyoruz. Yapmamız gereken bir akademi kurmak yerine eğitim fakültelerinin niteliğini artırmak olmalıdır ya da akademiyi atadığımız öğretmenin niteliklerini artırmak üzere formülize etmeliyiz. Öğretmen yetiştirmenin üniversitelerden alınıp Millî Eğitim Bakanlığına verilmesi toplumsal politizasyonun bir hayli yüksek olduğu günümüzde ülkemiz ve eğitim yararına sonuçlar üretmeyecektir, bundan mutlak suretle kaçınmamız gerekiyor. Millî Eğitim Bakanlığının her atama döneminde ilan ettiği öğretmen sayısının yüzde 95’i eğitim fakültelerinde zaten yeterli sayıda yetişmektedir. Eğitim fakültesinde yetişmeyen ve yeterli sayıda yetişmeyen öğretmen gereksinimi karşılamak için bir istisnai olarak da pedagojik formasyon vermek olmuştur. Ancak bu uygulama maalesef eğitimimize ve öğretmenlik mesleğine zarar vermeye başlamıştır, zarar vermiştir, dağ gibi büyüyen bir sorun hâline gelmiştir. Bugün ise Bakanlık tarafından belirlenecek başka kaynaklardan da öğretmen karşılama düzenlemesi olursa yeni bir sorun oluşacak ve bu kaynakların detaylıca belirlenmemiş olması da hukukun belirlilik ilkesine de ters düşecektir. Şimdi, diyeceksiniz ki: “Bizim derdimiz nitelikli öğretmen yetiştirmek.” Derdiniz bu değil değerli arkadaşlar, eğer böyle olsaydı eğitim fakültesinden mezun olan öğretmeni olması gerektiği gibi öğretmen olarak atardınız, onu öğretmen olarak kabul ederdiniz. Sonraki süreçte de eksik noktalarını iyileştirme eğitimleri verebilirdiniz. İlla “Akademi kuracağım.” diyorsanız atanmış olan kadrolu öğretmeni yine bu akademide daha nitelikli olarak eğitebilirsiniz. Bunu da eğitim fakülteleriyle iş birliği hâlinde yapabilirsiniz. Şimdi, kırk yıldan beri bu ülkede öğretmen yetiştiren eğitim fakülteleridir. Siz eğitim fakültelerini işlevsiz hâle getiriyorsunuz. “Dört yıllık eğitimini biz beğenmiyoruz, yetiştirdiğin kişiyi de öğretmen olarak kabul etmiyoruz.” diyorsunuz. Yapılması gereken eğitim fakültelerinin niteliğini artırmak olmalıdır. Bugün Millî Eğitim Bakanlığı diyor ki: “Eğitim fakültesindeki öğretmenleri biz yeterli bulmuyoruz.” Yarın öbür gün Sağlık Bakanlığı “Tıp fakültelerinin yetiştirmiş olduğu, tıp fakültelerinden mezun olan doktorları biz yeterli bulmuyoruz. Akademi kuruyoruz, akademide eğitim yapacağız.” derse ne olacak? Aynı şeyi Adalet Bakanlığı derse ne olacak? Dolayısıyla burada çok dikkatli olmamız gerekiyor. Burada garip bulduğumuz bir noktaya daha ben değinmek istiyorum değerli arkadaşlar. Devlet okuluna atanıp kadrolu öğretmen olmak isteyen öğretmeni öğretmen adayı kabul edip akademide eğitim ve sınav sistemine tabi tutuyorsunuz. Yani kamuda, Millî Eğitimde görev yapmak isteyen eğitim fakültesi mezunu öğretmeni siz sınava tabi tutuyorsunuz, onu öğretmen olarak kabul etmiyorsunuz. Peki, eğitim fakültesini bitiren özel okul öğretmeni olarak devam etmek isteyen bir öğretmeni mezun olduğu andan itibaren öğretmen olarak kabul ediyorsunuz. Bu bir çifte standarttır yani “Özel sektöre gidersen tamam, öğretmensin ama bana gelirsen öğretmen değilsin.” Böyle bir yaklaşım, böyle bir anlayış olmaz. Biraz önce bahsettiğimiz niyetlerinizi burada da açıkça görüyoruz. Öğretmen öğretmendir; özel okul öğretmeni, devlet okulu öğretmeni ayrımı kesinlikle yoktur. Ayrıca, akademi kurup öğretmen adayı olan kişinin genel sağlık sigortasını sayacaksınız, bir de 14.190 liralık cep harçlığı vereceksiniz. Şimdi, bu temmuzdan sonra tahmin ediyorum 17 bin lira civarında olacak. Bakın, sigortasını da öğretmen olursa uzmanlık, öğretmenlik, başöğretmenlik gibi kademelere sayacaksınız ama emekliliğine saymayacaksınız. Tıpkı staj ve çıraklık mağdurları gibi ileride oluşacak bir mağdur yığınını kendi ellerinizle yaratıyorsunuz. Bir diğer konu, Türkiye’de yaklaşık 2 bin adet proje okulu var. Bu okullara öğretmen atamaları ve yönetici görevlendirmeleri de yine Bakan tarafından yapılabilecek. Yani bu proje okullarına atanacak olan öğretmenleri ve yöneticileri hiçbir şey olmadan Bakana atama yetkisi veriliyor. Bakan Bey’e sınırsız yetki verilmesi kabul edilmesi mümkün değil, kabul edilemez. Şimdi, teklifin bütününde gördüğümüz şu ki “meslek kanunu” diyebileceğimiz nitelikte bir teklif kesinlikle değildir ve o kadar laf, o kadar söylem, o kadar haber üzerine görüyoruz ki dağ fare doğurmuş. Bir ülkenin geleceğiyle de fütursuzca oynanmaktadır. Ben hepinize teşekkür ediyorum. Zaten teklifin maddelerine geçildiği zaman orada da görüşlerimizi detaylı bir şekilde aktaracağız.”

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

The reCAPTCHA verification period has expired. Please reload the page.

Başa dön tuşu