Sonbaharın Melodisi 

Gözlerini sabahın ilk ışıkları ile uyanan gökyüzüne doğru açtı. Geçmişten kalmış ağır aksak özünde; mahzun, hazin, acı, buruk ve kekremsi bir hüznünü unutmak istercesine aralandı bir çift göz. Kalkmak zorunda idi zemheri geceden sabaha ayaz vuran yatağından. Ayaklarını yere en sağlam şekilde basmalıydı takvimin en ağır gününde. Şimdi, yitik bir yalnızlığın tam ortasında, çalınan hayallerine doğru aynı hayalin rüyasına doğru sürüklenmesi kalkması gerekirdi. 

Ve kalktı. Menteşeleri bozuk olan pencereyi açtı. Derin bir nefesle içine çekti sonbaharın oturaklı ve ağır, kasvetli puslu havasını. Başka bir yönüyle sonbahar; denizin sesi, toprağın kokusu tabiatın tonları ve doğanın zarafeti… Rüzgârın fısıldadığı yaprakların dans ettiği ve sarıdan kırmızıya, turuncudan kahverengiye dönen ağaçlarla âdete tablolar andıran… Her yaprağı bir hikâye, her çiçeği bir hatıra gibi saklar bünyesinde… Zamana mahkûm olmayana ve anda kalabilenlere huzur, hikâyelerine takılı kalanlara derin bir sessizlik zamanı veren ve deniz sesinin, kuş sesinin tabiat akışının en güzel hissettiği sanatsal mevsimdir. Ve pencereden bakmasıyla yüzünü yırtıyordu adeta şehrin sabah ayazı. Sanki yüreğindeki yırtığın yanında tabiatın ona değer biçtiğini hissetti. Etrafa bir bakış fırlattı; sokaklar, ağaçlar, lambalar, binalar… Hepsi yarım yamalak sanki bir eksiği fısıldıyordu. İçindeki vakum zamanla dolmayan bir yara gibiydi. Güneş açmıştı lakin sıcaklığını ışığıyla beraber göndermemişti. 

İçinde bulunduğu koşullardan müstakil sebep ne olursa olsun hazırlanmalıydı güne; siyahın en asil ve acı tonlarıyla bezenmeliydi. 

Her zaman ki gibi kırış kırış olmuş, buruşuk montunu katladığı yerden alıp giydi. Adeta bir ritüelin parçalarıydı bu dokunuşları. Gözleri yandan kırık aynaya takıldı. Bakışlarında hep o bilindik tarifsiz bir ağırlık vardı, sanki yılların birikmiş hüznünü oraya saklıyordu. Hafifçe iç çektikten sonra başını dikleştirdi. Bugün, dirençli, güçlü durmak gerekiyordu. Montunun üzerine birde siyah atkı sardı. Dışarıdaki zemheri soğuğu hissetmeye hazırdı, fakat içindeki sızının daha derin olduğunu biliyordu.

Saatler ilerliyor, güneş gittikçe yükseliyor fakat içini ısıtamıyordu. Dışarı çıktı, sokaklar berraklaştı/adımlamaya başladı. Adımlarını aheste aheste ama kararlı bir şekilde atıyordu. Sokaklar, sabahın o erken kasvetli saatlerinde boş ve sessizdi. Her bir adımında içindeki o boşluk sanki daha da derinleşiyordu, her soluk alışında bu eksiklik yeniden yeniden canlanıyordu. Kendi etrafında dairesel olarak döndükten sonra etrafa bakındı; insanlar yavaş yavaş uyanıyor, ama kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Sanki herkes bu günün ağırlığını, hüznünü paylaşmak için sözden uzak yazılı bir anlaşma yapmıştı. Evinin yakınındaki meydana ulaştı ve solunda bulunan bir bankta oturmaya başladı. Hiçbir yere gitmek istemiyordu. Sanki bu bankın üzerinde kalan bütün yaşamı bitirmek istiyordu. Geçmişi yâd edip geleceğe ket vurmak istiyordu. Derinlere çok çok derinlere dalıp öylece kalakaldı.

Toprağın kokusu, öylece ıslak ve eskiydi,

Rüzgârın fısıltısı, bir vedanın sesi hatırlatıyordu.

Bir zamanlar yazın coşkusu gibi yaşayan bir ruh,

Şimdi sessizliğe gömülen ağaçlar gibi kıyıya vurulmuş.

Ey sonbaharın hüznü, Kasım’ın güftesi,

Gönülde bir keder, sızı, ama aynı zamanda bir yaşam.

Son bir dilekle;

Bırak düşsün yapraklar, savursun her pejmürde haliyle rüzgâr…

Exit mobile version