Savruluyorum!

Çoğu zaman rastgele yaşıyorum, yaşamam gereken bu hayatı. 

Tıpkı ipsiz bir uçurtma gibiyim her yelde savruluyorum. 

Bilmiyorum, güneşli günleri görecek miyim? 

Bir türlü savaşların, ölümlerin, zalimliklerin olduğu şu dünyaya ait olamıyorum. 

Sanki yüreğimin kuytusunda kalan bir boşlukta mahvoluşumu izliyorum.

Görebildiğim her şey tarumar olmuş bir orman gibi, yerle yeksan duruyor. 

İnsana ait ne varsa; acı, hüzün, keder, sevgi, şefkat, vicdan…

Hepsi sanki kara bir duman içinde sise maruz kalmış. 

Hiçbir şeyin önemi kalmadığı ve her şeyin toz duman içindeki kaldığı bu acınası yerde kendimi dahi duyamıyorum artık.  Çoğu şeyin varlığını bile hissedemiyorum. 

Şu felaketlere bakınca şükrediyorum!

İyi ki dünyaya bir kere geliyoruz, kendi adıma bu sevindirici bir şey diyorum yoksa ikinci bir gelişi kaldıramazdım. 

Artık gökyüzünden geçecek ne güzel bir bulutu görebilirim ne de gün ışığının yüreğimi mutlulukla dolduracağına inanıyorum.

Bugün yaşadığımız bu uygarlık çağına baktığımızda şunu net görüyoruz: İnsanlık ne kadar uygarlaşsa da, ne kadar gelişse de maatteessüf içindeki vandallık, canavarlık, canilik ve vahşilikten bir şey kaybetmiyor. İnsan hasletinde olan bütün iyi durumları bir ustalıkta kötüye kullanıyor. Ne vicdanı çalıştırabiliyor, ne insanlığını hatırlıyor ne de insan ahlakını, hukukunu gösteriyor.

Yaşananlara şöyle bir geriye dönüp baktığımda beynimin çok da azımsanmayacak sayıdaki kişilere mezar olduğunu düşünüyorum. 

Neden bu kişileri beynimin kıvrımları arasında ölüme terk ediyorum?

Çünkü insanın vicdanını, ahlakını, saygısını, kendisini kaybetmemesi için bütün kötülükleri adeta beyninin içinde birer mezarlığa dönüştürmesi gerekir. 

İnsanın ayakta kalması için kötülükleri birer birer sonsuzluğa gömmesi lazım.

Hepsinin üzerine kalın topraklarla örtmek gerekir. 

Yoksa bunca kötülüğü bunca vandallığı sindirebilmek ve mideye göndermek o kadar da kolay olmuyor.

Bazen bu hayatta şahit olduklarımı kabullenmek ve sindirmekte oldukça zorlanıyorum. Adeta hazımsızlık problemi yaşıyorum. Keşke bir ilaç ya da bir hap ile halledebilsem bu sorunu, ne güzel olurdu diye düşünüyorum ama olmuyor. Bütün kötülükleri derinlere gömmeye çalışıyorum. Derine gitmesi bazen zaman alabilse de. Sanki ne kadar derine gömülürse kalbin ile olan bağlantısı o kadar azalıyor ve artık aklına gelse bile sana daha az acı veriyor. İşte o noktada da belki de kötülükleri öldürmüş oluyorsun beyninde ve gönlünde!

Soruyorum: 

Nedir insanlığı bu hale getiren?

Bir tarafımız sürekli yas mı tutmak zorunda makûs yaşanmışlara karşı, 

Ne acınası tasa veren belalı işler bunlar, 

Hep bahanelerle hükme bağlayan korkunç acımasızlıklar,

Ve hüznün gölgesine sığınmaya çalışan uyuşuklar.

Kışı atlattık, geçti kötü demler diyorduk,

Sonra yavaş yavaş buna da alışırız durumuna geldik.

İhya olmamıza elbette zaman gerekliydi, 

Ama ne ihya olabildik ne yaşam çizgisinde uslu durabildik.

Sürekli bir yanımız kötülüğün ucunda dikenli teller ördü.

Şimdi görünen, nice verilmeye yüz tutmuş hesapların olduğu.

Bense her şeyden kayıtsız, akşamüzeri yine esecek o ılık rüzgâra kafayı taktım,

Ah dayanamıyorum ne çokta savruluyorum bu yuvarlak dünyada.

Hiçbir şeye gücüm yetmediğini biliyorum ve şu melalimle;

Baharın esintisinde cellatların yüreğine acıma duygusu vermesi için Allah’a yalvarıyorum.

Exit mobile version