Bir Kentin Hafızasında Yolculuk
Anılar, Tarih ve Kültürel Miras Üzerine
İnsan doğduğu yeri hiçbir zaman bütünüyle unutamıyor. Dünyanın neresine giderse gitsin, çocukluğunun geçtiği sokaklar, duyduğu sesler, aldığı kokular ve tanıdığı insanlar onun hafızasında yaşamaya devam ediyor. Aradan yıllar geçse, şehirler değişse, eski evlerin yerinde apartmanlar yükselse bile insanın zihnindeki çocukluk şehri olduğu gibi kalıyor.
Benim için o şehir Biga.
Bugün geriye dönüp baktığımda, çocukluğumun Biga’sının yalnızca benim kişisel geçmişim olmadığını düşünüyorum. O yılların Biga’sı, bugün artık büyük ölçüde ortadan kalkmış bir kent dokusunun, komşuluk ilişkilerinin, farklı kültürlerin bir arada yaşadığı mahallelerin ve gündelik hayatın önemli bir parçasını oluşturuyordu.
Bu nedenle anlatacaklarım yalnızca bir çocuğun anıları değil; aynı zamanda zaman içinde değişen bir kentin hafızasından birkaç sayfa.
Çocukluğumun Mahallesi
1958 yılının yazında, Biga Hükümet Konağı’nın arkasındaki iki katlı ahşap bir evde doğdum.
Bu ev, 1924 yılında Girit’ten mübadil olarak gelen dedemin altı kişilik ailesine verilmişti. Babam Girit mübadili, annem ise Kafkas muhaciri bir Çerkes kızıydı. Biz de altı kardeşimle birlikte sekiz kişilik bir aile olarak bu evde büyüdük.
Evimizin yanında, Biga’nın tanınmış simalarından Saatçi Mustafa Engin’in oturduğu üç katlı bir ev vardı. Televizyonun hayatımıza yeni girdiği yıllarda, siyah-beyaz televizyon izlemek için sık sık gittiğim evdi. O yıllarda televizyon her evde bulunmadığından, bir evde televizyon olması mahalle çocukları için başlı başına bir çekim merkeziydi.
Evimizin diğer köşesinde de iki katlı başka bir ev bulunuyordu. Bugün bu üç evin bulunduğu yerde, 1992 yılında tamamlanan büyük bir apartman yükseliyor.
Bizim mahallemiz, mübadeleden önce Rum Mahallesi olarak bilinen bölgedeydi. Bu nedenle mahallede çok sayıda mübadil aile yaşıyordu. Küçükçelebi ailesi, Limoncu Ali, Helvacı Vehbi, Giritli İsmail ve Ali Bayrak kardeşler, çocukluk hafızamda yer eden Giritli komşularımızdan bazılarıydı.
Ancak mahallemiz yalnızca Giritlilerden oluşmuyordu. Çerkesler, Pomaklar ve Boşnaklar da aynı sokakları paylaşıyordu. Çerkes Emine ablalar, Pomak Mehmet abiler, Boşnak Zehra ablalar ve daha niceleri, o mahallenin renkli insanlarıydı. Bugün farklı kültürlerin bir arada yaşamasını anlatırken kullandığımız kavramların çoğu, bizim çocukluğumuzda hayatın doğal bir parçasıydı. İnsanlar birbirlerinin kökenlerini bilirdi ama bu farklılıklar günlük hayatın önüne geçmezdi. Aynı sokakta yaşar, aynı dükkânlardan alışveriş yapar, birbirimizin düğününe, cenazesine ve bayramına giderdik.
Mahallenin önemli mekânlarından biri de Arif Abi’nin simitçi fırınıydı. Her sabah erkenden fırından yükselen sıcak simit kokusu bütün mahalleyi sarardı. Simitçiler sabahın erken saatlerinde gelir, tablalarına simitlerini yerleştirir ve Biga sokaklarına dağılırlardı. Benim de çocukken bu simitlerden satmışlığım vardır. Evlerin çoğunda fırın bulunmadığı için mahalleli yemek tepsilerini Arif Abi’nin fırınına getirirdi. Kışlık yufkalar burada yapılır, kışın palamut balığı kiremit üzerinde yine bu fırında pişirilirdi.
Bugünden bakınca Arif Abi’nin fırınının yalnızca bir fırın olmadığını anlıyorum. Orası aynı zamanda mahallenin buluşma noktasıydı. İnsanların birbirini gördüğü, sohbet ettiği, haberleştiği bir yerdi.
Dr. Veysel Tolun
