Yazarlarımız

“5816 Kaldırılsın” Diyen Kesimler Atatürk’ü Neden Sevmez?

Önce 5816 sayılı kanunun ne olduğunu bir daha hatırlatayım. Bu kanun “Atatürk Aleyhine işlenen Suçlar Kanunu” diğer adı “Atatürk’ü Koruma Kanunu”dur.

Sosyal medyada sık sık “5816 Sayılı Kanun Kaldırılsın” diye tag açılmakta ve kamuoyu oluşturulmak istenmektedir.

Aslında Atatürk’ün kanunla falan korunmasına hiç gerek yok. Çünkü her Türk onu içinde hissederek, nefesine sahip çıkar gibi, gözünü korur gibi Atasını korumaktadır.

Ama gel gör ki; Bazı haddini bilmezler nerede büstünü görse, heykelini görse, fotoğrafını görse ve Türk Milletini öven sözünü görse çıldırmaya ve saldırmaya başlamaktadırlar. 1951 yılında da bu tür saldırılar arttığı için dönemin Başbakanı Adanan Menderes bu kanunu çıkarmak zorunda kalmıştı. Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında uygulamaya konan bu kanun, 25 Temmuz 1951 tarihinde kabul edilmiş ve 31 Temmuz 1951 tarihinde de Resmi Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

 Bu kanuna göre  “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir. Yukarıda ki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.” İşte bu madde Atatürk ve devrimlerini, cumhuriyeti ve demokrasiyi hazmedemeyenlerin hasta ruhlarını daha da hasta etmektedir.

Neyse şimdi gelelim işin özüne, Yani “5816 kaldırılsın” diyenlerin Atatürk’ü neden sevmediklerine…

ATATÜRK’ ÜN KONYA’DA MEDRESE ZİYARETİ

1Nisan 1922 Cumartesi günü Gazi Konya’ya geldi.

Konya’ya gelişinde Kavaklı Medresesini ziyaret etti.

Medrese bahçesinde kendisini karşılayan müderrisler arasında Konya’da Mayalı Hoca olarak tanınan vaiz, öğretmen o zaman lise öğretmenlerinden Mustafa Çaltaş’ta vardı.

O Gazinin medreseye gelişini şöyle anlatıyor.

“…Büyük Gazi Konya’ya gelmişti. Çelebi Efendi ve dervişler tarafından karşılandıktan sonra medresemize geldi. Bu ziyaretinde Konya Lisesi öğretmeni olarak ben de bulunuyordum.

Kendisini bahçede tören birliği şeklinde karşıladık. Her birimizi dikkatle süzdükten sonra:

-Efendiler, devlet nedir? Sorusunu birden bire bize yöneltti.

Arkadaşlar, “Bayraktır, Teşkilat-ı Esasiyedir(Anayasadır) Paradır.” Gibi cevaplar verirlerken, ben cevap vereceğimi işaret ettim. İzin verdi.

Devletçiliğin geniş anlamını benzersiz bir şekilde tanımladım. Büyük kitabımız

 Kuran-ı Kerim’de yer alan ve her Cuma Hutbelerinin sonunda hepimizin her zaman duyduğu “İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).” (Şüphesiz inkâr edenler ve zulmedenler (var ya), Allah onları asla bağışlayacak ve doğru yola iletecek değildir.) Diye seslenen, Nisa Suresinin 168.ayetini okudum. Beni takdir edip sırtımı okşayarak iltifat etti.”

Gazi, İstanbul gazetecileriyle 16/17 Ocak 1923’te İzmit’te yaptığı görüşme sırasında bu ziyareti şöyle anlatmıştır.

“Ben Konya’ya yaptığım seyahatlerin birinde mektepleri dolaşıyordum.

Bana dediler ki:

-Aman efendim bir de medreselere gel, gör,

Yanımda Rus ve Azerbaycan sefirleri(elçileri) vardı.

Bir medresenin kapısına geldik, fakat kapı olduğunun farkında olmadım. Çünkü bir demir parmaklık vardı.

-Hani kapı? Dedim,

-Burası, dediler.

Evvela bu medresenin kapısını açınız da ondan sonra girelim diyemedim. Demirin üzerinden atladık. İçeriye girdik. Baktım bir tabur kadar başı sarıklı adam bir sıraya dizilmişler ve Müftü Efendi başta olmak üzere bütün Konya’nın uleması (din adamları) toplanmış. Gayet mültefit (iltifat etmek) istedik.

Müftü Efendi dedi ki:

-Efendim bizim talebeyi (öğrencileri) askere alıyorlar ve askerde talebenin iadesine müsaade etmiyorlar. Bir kaç defa hükümete yazdık. Cevap vermediler. Emir buyurunuz.

Ben de ecnebinin (yabancıların) yanında bunları rencide etmemek (incitmemek) için:

-Peki, dedim. Çaresine bakarım.

-Yok, dedi. Emir veriniz Ahzi Asker Reisi (Asker Alma Dairesi

Başkanı) Paşa vardır. Buradadır. Vali vardır buradadır, dedi.

-Nazarı dikkate alırız, dedim.

-Efendim, dedi. Şimdi emir veriniz.

O zaman vaziyeti(durumu) tetik ettim (inceledim).Müftü Efendi, hocaların herkes üzerinde müessir (etkili) olduğunu ispat için bana hükmediyordu.

Gayet yüksek sesle hocalara dedim ki:

-Bir sürü asker firarisi toplanmışsınız. Bütün medreselerde sizin gibi insanların yekûnunu (hepsini) toplasak Karahisar’ı (Afyon’u) istirdat etmeyi (geri almayı) mı, yoksa burada oturmak mı?

Bu mühim (önemli) bir hadise oldu.”

Rus Elçisi Aralov da bu medrese ziyaretinden şöyle söz eder:

“O gece iki medreseyi ziyaret ettik. Kanlı canlı, hemen hepsi de gencecik mollalar, medresenin avlusuna dizilmişlerdi. Bunların yanında, geniş cüppeli, beyaz sarıklı hocalar da yer almıştı.

Hepsi de yerlere kadar eğilerek Mustafa Kemal Paşayı selamlıyorlardı. Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa’dan  “medrese sayısını artırmasını” rica etti. Bu zat, ayrıca, “medrese talebelerinin askere alınmamalarını” da istirham etti.

Hoca konuşurken Mustafa Kemal’in kendini tuttuğu belli oluyordu. Ama medrese talebelerinin askere alınmamaları söz konusu olunca artık kendini tutamadı ve yüksek bir sesle sertçe:

-Ne o? Dedi. Yoksa sizin için medrese Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir. Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephede dövüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada, genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz.

_Bu asalakların askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!

Hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların yanında hükümet başkanı onları paylamıştı.

Mustafa Kemal Paşa bize dönerek:

-Haydi, gidelim, dedi, artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı.

Ve şöyle isteksizce bir selam vererek oradan ayrıldı.

Mustafa Kemal Paşa, otomobilde uzun süre yatışmadı.

-Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağım! Her şeyden önce onları mali dayanaklarından yoksun edeceğim. Yurt topraklarının büyük bir parçası, nerede ise üçte ikisi belki de daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların yaşama kaynaklarıdır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.

Mustafa Kemal, “Anadolu topraklarında şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran on yedi bin medrese bulunduğunu” söyledi.

Bu tam bir kolordu demekti. “Medrese talebelerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını” sormam üzerine, Mustafa Kemal, “bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu” söyledi. Bu devrimci adam, subaylar arasında büyük sevinç yaratmış ve bu olay, son günlerin en çok üzerinde durulan bir konusu haline gelmişti.

Şimdi anladınız mı sosyal medya da neden “5816 kaldırılsın” diye paralandıklarını?

KAYNAK: MEB/ Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim adlı dergi. Şubat 2001-Sayı 12

Ali Galip AKYILDIRIM

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu